izmir escort porno mobil porno porno izle hd porno porno sikiş izmir escort escort izmir escort bayan gaziantep escort David Blatt'ın Daçka Performansı | Basketbol Günlüğü
david blatt

David Blatt’ın Daçka Performansı

David Blatt, gerek tecrübesi gerek kalitesiyle Avrupa’da çalıştığı hemen her dönemde fark yaratmayı başarmıştır. Dinamo St. Petersburg’un başında FIBA Eurochallenge şampiyonluğu, Maccabi Tel Aviv’in başında Euroleague şampiyonluğu ve Rusya Milli Takımı’nın başında EuroBasket şampiyonluğu bulunan deneyimli koçun çalıştığı bazı dönemlerde de takımında dikiş tutturamadığı hatta fazlasıyla başarısız olduğu gözlemlenmiştir. Efes Pilsen, Aris ve Benetton gibi kulüplerde takım kimyasını oluşturamadığı ve bu nedenle başarısız olduğu söylenebilir. Zira, Blatt’ın çalıştığı dönemlerde bu takımların maddi kaynak sıkıntısı olduğu söylenemez. 1.5 yıl süren NBA macerasında ise Cleveland’ı çalıştıran ve finale taşıyan Blatt, şampiyonluğu takımına kazandırmayı başaramamış ve görevine son verilmişti. Bu dönemin ardından 2-3 NBA takımından teklif aldığı bir süreç oldu ancak kendisi sunulan proje ve hedefleri oldukça tatmin edici bulduğundan; Darüşşafaka Doğuş için Avrupa’ya geri döndü. Tabi bunda kendisine önerilen yüklü maaş çekleri de önemliydi. Gelecek sezon için Darüşşafaka-Doğuş birlikteliğinin sona erecek olmasından ötürü bütçe azalması yaşanacak ve yola EuroCup’ta devam edileceğinden; tecrübeli koçun takımın başında kalıp kalmayacağı hala belirsizliğini koruyor. Ancak onun yıllık ücretini karşılamak oldukça zor ve görüştüğü önemli kulüpler başka koçlarla anlaşma noktasında. (Barcelona: Sito Alonso, Maccabi Tel Aviv: Neven Spahija) Önümüzdeki haftalarda deneyimli koçun durumu resmi açıklamayla birlikte netleşecektir.

Şimdi asıl konumuza dönelim. David Blatt yönetiminde Darüşşafaka Doğuş önemli bir sezonu geride bıraktı. Euroleague’de play-off, Spor Toto Basketbol Ligi’nde yarı final görmeyi başaran Blatt’ın bu sezonki performansı başarılı olarak değerlendirilebilir mi? Geçtiğimiz sezon için başarı kriterleri neydi ve ne kadarı başarılabildi? Eğer takım başarılıysa, bu başarıda David Blatt’ın rolü ne kadar büyüktü? Tüm bunları 4 ana başlık altında incelemeye çalışacağım. Sezon öncesi coaching, maç önü coaching, maç içi coaching ve İsmail Şenol’un Andrea Trinchieri ile yaptığı bir röportajda İtalyan koçun ısrarla söylediği ve benim de her zaman dile getirmeye çalıştığım maç sonu coaching.

SEZON ÖNCESİ COACHING:

Sezon önü tüm takımlar adına en kritik dönemdir. Takım kimyasını doğru oluşturabilmek adına karakterleri ve oyuncu özelliklerini iyi tespit etmek gerekir. Takımın hücumda ve savunmada ne oynayacağını belirlemek ve bu sisteme uygun oyuncular transfer etmek şarttır. Öncelikle Blatt, sıfırdan bir takım oluşturmak zorunda olduğundan ziyadesiyle zorlandı. Ancak elinde çok büyük bir bütçe vardı ve hareket alanı oldukça genişti. Blatt bu bütçeyi doğru kullanabildi mi? Bence hayır. Herhangi bir başarısı olmayan hatta 2 sezon öncesinde Spor Toto Basketbol Ligi’nde dahi bulunmayan Darüşşafaka Doğuş’un ismine gelecek oyuncu bulmak zordu. Yalnızca kendi ismini kullanmak (David Blatt) ve diğer takımların ödediği paraların üzerine çıkmak, Avrupa’nın elit isimlerini kadroya katmak adına yeterli değildi. Bundan ötürü Blatt, potansiyeli yukarılarda ve performansı yükselişte olan oyunculara yüksek kontratlar vermeyi tercih etti. Oyun kurucu bölgesine Brad Wanamaker transfer edildi hem de bu oyuncu adeta Fenerbahçe’nin elinden alındı. Daçka’nın kozları; daha yüklü kontrat ve takımda çok daha büyük bir roldü. Takımın direksiyonu Wanamaker’a verilecekti. Kalitesi tartışılmazdı ancak bu kadar büyük bir rolün altında kalıp kalmayacağı muammaydı. Sezon boyunca takımı oynatabilme sorunsalı da hala tartışılan bir gerçek. Geçtiğimiz sezondan takımda kalan Wilbekin 1-2 rotasyonunda kullanılmaya devam edilecek ve bu bölgeye bir transfer daha yapılacaktı. Dairis Bertans 2 numaradan çembere gidebilecek ve yüksek yüzdeli dış atış kullanabilecek bir oyuncuydu ve Blatt’ın ilk seçeneklerinden biri olmamasına rağmen o boşluğu doldurmak için transfer edildi. Aynı zamanda bu bölgede kullanılabilecek ve dış adam savunmasını ya da ön alanda baskıyı maksimum seviyede uygulayabilecek Birkan Batuk vardı. Gördüğünüz üzere; Ender Arslan rotasyona düşünülmüyordu ve zaten sezonun büyük kısmında forma şansı bulamadı. Mehmet Yağmur ise yalnızca lig maçlarında makul süreler bulabildi. 3 numaraya James Anderson ve Will Clyburn transfer edildi. Anderson ana rotasyonun en önemli parçalarından birisi olarak görülmüş; Clyburn ise bench katkısını yukarılara çıkarmak ve Anderson’dan kalan süreleri tamamlamak için transfer edilmişti. Sezon içerisinde Clyburn, Euroleague’nin yükselen yıldızlarından birisi haline gelirken, Anderson Avrupa’daki en kötü sezonunu geride bıraktı. Sezon ortasında bu bölgeye Okben Ulubay eklemesi de yapıldı ancak Yeşilgiresun’un en değerli parçası olmayı başarmış oyuncu, burada fazla forma şansı bulamadı. Umarım Okben’in yaptığı bu kritik transfer hatası, onun gelişimine ve kariyer planlamasına çok kötü etki etmez. Görüldüğü üzere, sezon öncesi planlar bu bölgede de istenildiği gibi gitmedi. En büyük sorun ise uzun rotasyonunda yaşandı. 4 numaraya hücumda alan açabilecek, ribaunt katkısı yüksek ve beklenen dış isabetleri bulabilecek Moerman transfer edildi. Geçtiğimiz sezon Banvit ile birlikte ligimizin en değerli oyuncularındandı ancak Banvit gibi bir ‘düzen’ takımından, bu tarz bir ‘düzensizliğe’ geçiş onun için fazlasıyla yıpratıcı hatta yıkıcı oldu. Harangody ise asla beklenen seviyeye çıkamayacağı belli bir isimdi ancak ne hikmetse takımda kalmasına karar verilmişti. Metin Türen ise çok tecrübesiz ve bölgesine göre ince kalan bir oyuncu. Zaten sezonun ortasında Yeşilgiresun’a transfer oldu. 5 numarada Furkan Aldemir, Slaughter, Semih, Oğuz ve Dudley bulunuyordu. Bu oyuncuların hangisiyle Euroleague seviyesinde zirve için mücadele edilebilir? Furkan, mücadele gücü oldukça yüksek ve kısıtlı hücum silahlarını parkeye hemen her gün taşıyabilen bir oyuncu ancak ana rolde bir parça olamaz. Slaughter, sezona sakat başladı ve maça çıkabilecek seviyeye ulaşması sezon sonunu bulacaktı. Bu çok önceden bilinen bir hadiseydi ancak nedense görmezden gelinmişti. Semih yine sezona sakat başlayanlardandı ve açıkçası sağlıklı halinde dahi tam anlamıyla güvenebileceğiniz bir isim hiçbir zaman olamadı. Oğuz ve Dudley, neredeyse 2 senedir maça çıkmadı. İşte uzun rotasyonu bu haldeydi ve David Blatt bu bölgeye transfer düşünmedi. Zaten sezon ortasında transfer edilen Ante Zizic’in takımın değişilmez parçalarından biri olacak olması da buradaki önemli plan hatasını kanıtlıyor. Maalesef sezon arasında kadroya katılan Zizic, bir transfer başarısı olmaktan daha çok bir transfer başarısızlığı. Sezon ortasında takıma takviye ettiğiniz bir oyuncu, takımın vazgeçilmez parçalarından biri oluyorsa, takım o oyuncu olmadan hücum ve savunmada aksayabiliyorsa ve bu oyuncu takım düzenini bu denli fazla değiştirebiliyorsa; bu durum, ne kadar büyük bir hatayla yola çıkıldığının en büyük göstergesidir. Yola yukarıda saydığım kadroyla çıkıldı ve birebir üzeri hücumlar, adam adama savunma ve yüksek ribaunt ortalamalarıyla başarının gelebileceği planlandı. Hücum setleri tamamıyla oyuncu yetenekleri üzerinden ilerleyecek ve günlük performanslar Daçka’nın kaderini belirleyecekti. Hazırlık döneminde fırtına gibi esti Daçka ve yaptığı 11 hazırlık maçını da kazandı. Birçok insanda umutlar büyümeye başladı ve takımın olduğundan daha değerli görülmesi sorunsalı baş gösterdi. Halbuki David Blatt yalnızca oluşturduğu tek plana sadık kalmıştı. Peki ya bu planın işlemediği zamanlarda başka bir çözümü var mıydı? Sürekli kazandığınızda bunu planlamak kadar düşünmek de zordur. O süreçte Daçka 2-3 maçı kaybetmiş olsaydı; belki de David Blatt’ın B hatta C planları da olacaktı. Hazırlık maçları kazanmak için oynanmaz. Takımın tüm eksiklerini görmek ve ‘bu eksikleri en iyi nasıl gizlerim’ şeklinde düşünmek için oynanır. 11 maç üst üste kazanılırken ne farklı oyuncularla parkede kaldı Daçka ne de farklı oyuncularının farklı özelliklerini kullanmaya çalıştı. Böylesine kaliteli bir koçun da tüm ihtimalleri düşünmesini ve ayrıntılara hazırlanmasını beklerdim. David Blatt, gerek kadroyu oluştururken gerek oyun planını hazırlarken yaptığı büyük hatalarla sezon öncesi döneminde sınıfta kaldı.

MAÇ ÖNÜ COACHING:

Maç önü planlar ve rakibe hazırlık, oyunda sizi öne çıkarabilir. Rakibin önemli oyuncularına önlem almak, rakibin karakteristik özelliğine göre oyunun hızını belirlemek gibi kilit noktalar, sizi maçı kazanma noktasında öne çıkarabilir. David Blatt, maç önü plan konusunda gördüğüm en iyilerden biri. Rakip analizini mükemmel yapan ve buna karşı takımını son derece iyi hazırlayabilen bir koç. Kariyeri boyunca bu özelliği onun koçluğunun en güçlü tarafı oldu. Bu sezon da bundan bolca parçalar gördük. Özellikle kendisinden daha güçlü takımlara karşı hazırladığı oyun şablonu, sezon boyunca Daçka’nın ekstra galibiyetler almasını sağladı. Bunlardan en akılda kalanları Fenerbahçe maçlarıdır. Euroleague’de Fenerbahçe’ye karşı oynadığı 2 maçı da kazandı Daçka ve bu 2 maçta da rakibinin tempoyu kontrol etmesine izin vermedi. Fenerbahçe’nin hücumda en güçlü yanları tempolu pas dolaşımı, top paylaşımı, yanlış eşleşmeleri hızlı bulma, Kalinic’in post up hücumları ve alan paylaşımından doğan boş şutlardır. Alan bırakmadı Daçka ve rakibin pas temposunun da önüne geçti. Aynı zamanda yanlış eşleşmelere yardım savunması getirerek rakibi top kaybına zorladı. Fenerbahçe’nin sezon boyunca en büyük zaafları; Udoh-Vesely aynı anda oyunda olduğunda oluşan spacing sıkıntısı, çok iyi savunmacılardan oluşmadığı için yaşadığı birebir savunma sıkıntısı ve fazla top kaybına yatkınlıktı. Bu zaafları ortaya çıkarmayı ve değerlendirmeyi düşündü Blatt. Hücumda da oyuncularının doğası gereği transition ve isolation hücumlarını tercih eden, fast break sayılarıyla fark yaratan Daçka, Fenerbahçe’nin birebir savunma zaafının ekmeğine yağ sürmesiyle maçları kazanma noktasına getirdi. Play-off maçında Real Madrid’i deplasmanda yenerken Daçka’nın maç planı yine kusursuzdu. Madrid’i yalnızca Lull’un ürettiklerine mahkum ettiler ve ekstra sayılara müsaade etmediler. Blatt yine haklıydı, zira Lull’den ne kadar sayı yerlerse yesinler, Madrid’in maçı kazanması için yeterli olmayacaktı. Real Madrid, Lull olmadan hücum organizasyonlarında eksik kalıyor hatta büyük bölümlerde sayı üretemiyordu. Blatt onların defolarını ortaya çıkarmıştı ve bu defoları Obradovic, Final Four maçında Real’e karşı kullandı. Lull’den 30 civarı sayı yedi Fenerbahçe ancak maçın başından sonuna kadar bir kez dahi geri düşmedi. David Blatt’ın, diğer takımlarımıza da yardımcı olan bu taktisyenliğinin önünde şapka çıkarıyor ve bunları bize inceleme fırsatı verdiği için kendisine teşekkür ediyoruz.

MAÇ İÇİ COACHING:

Basketbolda maç içerisinde koçların oyuna etki etme kabiliyeti, diğer sporlara oranla daha fazladır. Sesini parkedeki oyuncuya duyurabilir, mola haklarını kullanarak momentumu değiştirebilir, bench oyuncularına dönüp uyarılarda bulunabilir ve hakemler üzerinde daha etkili olabilirler. Ancak her koç bu avantajı aynı şekilde kullanamayabilir. Örneğin; Zeljko Obradovic bu dalın dünyaca büyük ustasıdır. Oyuna bir ‘oyun kurucu’ gibi etki edebilmesi ve oyunun gidişatını değiştirebilmesi, fazlaca görülen bir şey değildir. Hatta NBA’da koçluk yaparken David Blatt, katıldığı Open Court programı yayınında, Obradovic hakkında: ‘Oyuna etki etme gücü gördüğüm herkesten daha büyük olan muhteşem bir basketbol dehası’ şeklinde konuşmuştur. David Blatt ise düşünülenin aksine bu alanda çokta iyi değildir. Maç önünde dünya klasında bir koç olsa da; bu noktada zaman zaman biraz zayıf kalabiliyor. ‘İstikrarsız bir maç içi coaching performansı var’ diyebiliriz. Genellikle, hakemler üzerinde etkili olmaya çalışan ve rakip koçun oyun içerisinde yaptığı oyuncu değişikliği hamlelerine yine oyuncu değişiklikleriyle karşılık vermeye çalışan bir görüntü içerisindedir. Aslında maç önü planına sadık kalmak adına maç içerisinde de bu tutumunu koruduğu söylenebilir. Örneğin, rakip kısa beşe döndüğünde, kendisi de hemen kısa beşe dönebilir. Yani bu alanda pivotuyla birlikte boyalı alanı kullanmayı düşünmez ve rakibin kısa oluşunu değerlendirmeye çalışmaz. Yalnızca düşündüğü, maç önü planlarına sadık kalmak ve rakibin hamlesini bozmaktır. Bu tarz mantalitenin bazı maçlarda oldukça işe yaradığı görülmüştür ancak sıkıntı zaten bu noktada değil. Koçlar hakemleri etki altına alabilmek için bazen kasıtlı olarak teknik faul alma yoluna giderler. Bu durum, hem oyuncularını ateşler hem hakemlerin dikkatini çeker. Ancak bu teknik faullerin zamanlaması da bir o kadar önemlidir. Özellikle top rakipteyken teknik faul almak, mantıklı olan çözümdür. Zira top halihazırda rakiptedir ve yalnızca teknik faulden kaynaklanan tek serbest atış kullanılır. Eğer top sizdeyken teknik faul alırsanız; hem top rakibinize geçer hem serbest atış yersiniz. Bu sezon David Blatt bu hatayı fazlaca tekrarladı. Kendi takımı ritim bulmaya başlamışken; rakibin yapamadığı tahribatı kendisi yapmış ve zaman zaman oyuncularının hızını kesmiştir. Bu ise oyuncuları ateşlemek yerine; oyun akışının durağanlaşması şeklinde takıma geri dönmüştür. Bunun dışında Blatt’ın, rakibin hızını kesmek için ya da kendi oyuncularını toparlamak için molalarını çok doğru kullanabildiği söylenemez. Rakipten sıfıra karşı küçük seriler yediğinizde bu molaları kullanarak rakibin hızını kesmek, havaya girmelerini engellemek, kendi oyuncularınızı uyandırmak ve kolay sayı bulup seriyi noktalayabileceğiniz etkili bir hücum seti çizmeniz gerekebilir. Daçka, mola dönüşü çok fazla sayıda top kaybı yaptı. Yani molada çizilen setler başarısızlıkla sonuçlandı hatta top çembere atılamadan dönülen hücumlarda rakibe kolay sayı şansı dahi tanındı. Çizilen setler her daim iş görecek diye bir kaide yok elbette ancak molanın tek kullanım amacı da bu değil. Rakibin momentumunu kırmak adına önemli bir silahtır molalar. Burada da en önemli noktaya geliyorum. Deplasmanda oynanan Milano maçının 3. periyodunun ortalarında tam 25 sayı öndeydi Daçka. Salonda kimsenin maça inancı kalmamış, rakip takımın oyuncuları da ‘maç bitse de gitsek’ havasındaydı. Zaten bu seneki Milano’nun halini anlatmaya gerek yok. Euroleague tarihinde bu kadar kırılgan bir takım nadir gördüm. Oyuncu özellikleri hep atmak üzerine olan ancak hiçbir takımı da yalnızca atarak yenebilecek kapasitesi olmayan bir takımdı Milano. Oyuna ağırlığını koyabilecek karakterden yoksun oyuncularla şişirilmiş bu kadronun, Daçka gibi kaliteli bir takıma 25 sayıdan geri dönmesi ihtimaller içerisinde dahi değildi. Milano takımının Euroleague’yi sonuncu bitirdiğini de hatırlatayım. Her ne olduysa 3. periyodun sonlarına doğru Milanolu oyuncular ellerine ne top gelirse kullanmaya başladı. Kalnietis, Simon ve Sanders üçlüsü, sonu gelmez isabetli üçlükler bulmaya başladı ve bu durum son periyodun başlarında da devam etti. Aslında bu şutlar deneme atışları olarak başlamıştı ve hiçbiri bir hücum düzeni içerisinde gelmemişti ancak yine de Blatt’ın burada bir seriye izin vermemesi ve hemen mola alması gerekirdi. Fark 22 iken, yenilen ilk basketten sonra mola alınabilir, rakibin hızı kesilebilir ve bir seri oluşumuna izin verilmeyebilirdi. Maçın bitimine 6 buçuk dakika kala fark beşe inmişti. Evet, yanlış okumadınız, beşe inmişti. Üç buçuk dakikada 17 sayı fark eritmişti Milano ve bunun baş sorumlusu kesinlikle David Blatt idi. Parkedeki oyuncular rehavete kapıldı ve oyundan düştüler elbette ancak onları yöneten kişi her zaman sorumluluğu almalıdır ki bu sorumluluğu aldı Blatt. O mağlubiyetin ne kadar kalp kıran bir yenilgi olduğuysa gelecek haftalarda ortaya çıktı zaten. Daçka, son haftada Kızılyıldız’ı yenerek play-off hakkı kazandı. Sezon içerisinde Daçka’nın 20 sayılardan geri gelerek maç kazandığı da oldu. Tek bir kötü mağlubiyetten yola çıkarak Blatt’a haksızlık yapmaya gerek yok ancak maç içerisindeki bu iniş çıkışlar asıl sorun. Daçka, bir hafta 20’den geri gelerek maç kazanıyor, diğer hafta 25’ten maç veriyordu. Bu Blatt’ın maç içi coaching istikrarsızlığıyla paralellik gösteren bir durumdur.

MAÇ SONU COACHING:

Gelelim hiç kimsenin hesaba dahi katmadığı bölüme. Maç sonu yenilgiyi ya da galibiyeti idare edebilmek de oldukça kıymetlidir. Özellikle geride bıraktığımız Euroleague sezonunda hiçbir zaman olmadığı kadar önemliydi bu bölüm. Zira değişen formatın getirisi sıkışık takvimde haftada 2 Euroleague maçı ve 1 yerel lig maçı oynaması gerekiyordu takımların. Maç sonunda oyuncuların yeniden hedefe yönlendirilmesi ve odaktan şaşmamaları fazlasıyla kıymetliydi. Maç sonunda yenilginin ve galibiyetin etkilerini kontrol altına almak ve en iyi şekilde yönetmek şarttı. Haftada 3-4 maça kadar çıkabilen bu takvimde, oyuncuların mental yorgunluklarını alabilmek de önemli bir koç becerisidir. David Blatt’ın bu konuda fena iş çıkarmadığını düşünüyorum. Daçka, çift Euroleague maçı oynanan haftalarda yalnızca bir kez iki maçı da kaybetti. Yani Blatt bir şekilde mağlubiyeti ya da galibiyeti kontrol noktasına getirdi. Bunu yaparken rotasyonu genişletmedi belki ama sık oyuncu değişikliği yaparak oyuncularını ufak aralarla dinlendirmeye çalıştı. Zaten oldukça genç ve atlet bir takım Daçka ve bunun getirisi, parkede enerjisi kolay kolay tükenmeyen bir yapıya sahipler. Genellikle bireysel oyunu seven oyunculardan kurulu bir oluşum Daçka ve her bir oyuncuyu kontrol altına almak çok zor. Wilbekin, Clyburn ve Wanamaker gibi kendi skoruna oynayan ve takımı oynatma konusunda zayıf kalan isimlerin mağlubiyet hissini derinden yaşamasını bekleyemezsiniz. Onlar maç bitiminde yalnızca skor tabelasında kendi skoruna bakan ve tatmin olup olmayacağına karar veren oyuncu tiplerindendir. İşte bu isimleri mağlubiyet anında takımla birlikte üzülür noktaya getirmek; galibiyet halinde takımla sevinir noktaya getirmek fazlasıyla güç. Maç sonlarında bunu sağlamayı başardı Blatt ve bu yaptığı iş gerçekten takdire şayan. Birçok koçun takımında bulunmasına tahammül bile edemeyeceği oyunculara birliktelik duygusunu aşılamak, takımın menfaatlerini kendi menfaatlerinin önüne koymalarını sağlamak ve onları tek bir zafere inandırmak… Büyük başarı.

Görüldüğü üzere benim David Blatt’ın bu sezonki koçluğu konusundaki fikirlerim ortalamanın üzerine çıkamadı. Dört koçluk kategorisinde değerlendirdiğim Blatt, ortaya çıkan eşitliğe rağmen hala başarısız olarak nitelendirilebilir. Zira onun kalitesi ve parkeye getirdiklerini bilen birisi olarak bu sezon yaptıkları beni tatmin etmedi. Öncelikle koç, sezonun hiçbir bölümünde takıma tam anlamıyla hakim olamadı. Çünkü kurduğu bu takımdaki oyuncu karakterleri buna uygun değildi. Parke üzerinde kontrol etmesi ve tahmin edilmesi güç oyunculardı hepsi ve Blatt bunu istemişti. Tüm bu riskleri almasının en büyük nedeni; bu oyuncuların önceden tahmin edilemez oluşuydu ve kendisi dahi hangi oyuncudan, hangi maç ne alacağını bilemese bile; rakibinde bilemeyeceği gerçeğini düşünmüş ve bunun takımı belli seviyelere taşıyabileceğini ummuştu. Takım Euroleague’de play-off yapmayı başardı ancak ben bunu başarı olarak görmüyorum. Spor Toto Basketbol Ligi’nde yarı final gören, 2. kez katıldığı Euroleague’de play-off yapan, üstüne bir de bu seride maç kazanmayı başaran takıma nasıl başarısız diyebiliyorsun diye soracak olursanız; bunun için geçerli cevaplarım var. Öncelikle Euroleague tarihinin en zorlu sezonunu geride bıraktık ve bu sezona hiçbir takım tam anlamıyla hazır girmedi. Yeni sistemde atletizm ve kuvvet ilk plandaydı. Genellikle, isolation ve transition üzeri hücumlar ve NBA’ya yaklaşan oyun içi değişkenler öne çıktı. Bu yeni sistemi de ilerideki yazılarımda uzun uzun anlatacağım ancak şimdilik Daçka’nın buradan kazanımlarına dönelim. Şartlar kendi lehlerine gelişti ve oyuncu fizyolojisi itibariyle bu fırsatı değerlendirdi Blatt’ın takımı. Bunun yanında, bu sezon çoğu takım beklenenin altında kaldı. Milano, Unics Kazan, Zalgiris, Kızılyıldız, Galatasaray, Barcelona, Maccabi Tel Aviv ve Brose Bamberg. Bu sekiz takımın da play-off yapması oldukça zordu. Milano gibi dağılmış ve yokları oynayan bir enkaz, Unics Kazan gibi yalnızca Langford’un eline bakan bir oluşum, Zalgiris gibi Jasikevicius önderliğinde müthiş bir sentez oluşturmuş, harika yarı saha basketbolu oynayabilen ancak oyuncu kalitesi yüksek seviyeler için yetersiz bir ekip, Kızılyıldız gibi yola yalnızca Sırp genç yıldız adaylarıyla başlamış, Radonjic önderliğinde Amerikan basketbol doğrularını parkeye yansıtmaya çalışan ancak tecrübesizliğiyle yüksek seviyeleri zorlayamayacak bir yapı, Galatasaray gibi sezona yanlış kadro yapılanması ve kötü oyun kurucu tercihleriyle başlamış, kadro bütünlüğünü bir türlü sağlayamamış bir hayal kırıklığı, Barcelona gibi tarihinin en kötü Euroleague sezonunu geçirmiş, oyun alışkanlıkları-koç uyuşmazlığına kurban giden bir ekol, Maccabi gibi sezon içerisinde 4 koç değiştirmiş, toplama oyunculardan kurulu bir grup, Brose Bamberg gibi çok iyi proje ve koçun bulunduğu bir organizasyon ancak yalnızca görev adamlarından kurulu ve kritik anlarda işi bitirecek oyunculardan yoksun bir takım. (Tüm bu bahsi geçen takımları ve daha fazlasını ‘YENİ SİSTEME AYAK UYDURAMAYANLAR’ kategorisi altında teker teker ve uzun uzun inceleyip, sizlerle paylaşacağım.) Sekiz tane takım saydım. Sezonu başarısız geçiren ve play-off yapması çok zor bir ihtimal olan tam sekiz takım. Peki Darüşşafaka’nın ilk sekize girerek play-off yapması sizlere hala büyük başarı olarak görünüyor mu? Zaten Euroleague normal sezonunda 8. olarak play-off yaptı Daçka. Yalnızca yukarıda saydığım sekiz takımı geçebildiler ve son haftada Kızılyıldız’ı yenerek son nefeste kendilerini play-off’un içerisine atmayı başardılar. Bence bu bir başarı değil, diğer takımların büyük başarısızlığı ve siz, başkalarının başarısızlığından ötürü kendinizi başarılı olarak göremezsiniz. Bu çok yanlış bir bakış açısı olur. Spor Toto Basketbol Ligi’nde de düşüşte olan bir Banvit ile oynadılar. Türkiye Kupası’nı kazanmış ve FIBA Champions League’de final görmüş bir takım ancak kaybedilen final sonrası yaşanan hayal kırıklığı ve yeni hedefe odaklanamama sorunu olan Banvit’i beklenenden kolay bir şekilde geçtiler. Benim asıl sorunum, Fenerbahçe ile oynanan yarı final serisiyle ilgili. 3-0 Fenerbahçe’nin süpürdüğü bir seri oldu ve bunu yaparken takımın ana parçaları zaman zaman parkede yoktu. Son iki maçın 2. yarılarında Fenerbahçe parkede ağırlıklı olarak; Barış, Berk (Sloukas), Ahmet, Melih ve Egehan’dan oluşan bir beşle bulunuyordu ve buna rağmen Daçka hiçbir reaksiyon gösteremedi. Ben Daçka’yı maç kazanamadığı için eleştirmiyorum. Ben Daçka’yı mücadele gücü gösteremediği için eleştiriyorum. Ben Daçka’yı finalde Beşiktaş Sompo Japan’ın yaptıklarını yapamadığı için eleştiriyorum. Son olarak; Blatt’ın Avrupa’ya dönüş yılında sıkıntılar yaşadığını düşünüyorum. Avrupa’da bu kadar önemli işler başarmış bir koçun, adaptasyon sürecinin bu kadar sancılı olmaması gerekirdi. Zira Blatt’ın eski kıtaya dönüşü çok uzun sürmedi ama yaptığı en büyük hata; NBA ve Euroleague arasındaki en büyük farkı görmezden gelmiş olmasıydı. NBA, oyuncu ligi olarak kabul edilir ancak Euroleague, koçlar ligidir.

Bora Burç Bilban

Bora Burç Bilban

Eski basketbolcu, Çankaya Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler mezunu, Gazeteci ve müstakbel bir koç... boraburcbilban@gmail.com
Paylaş:

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Önceki yazıyı okuyun:
Servet Özsüner Samsun'un yeni koçu
Beşiktaş’ta Şok Ayrılık

UFUK SARICA'NIN YARDIMCISI SAMSUN'A GİTTİ Spor Toto Basketbol Süper Ligi finalisti Beşiktaş Sompo Japan’da ilk ayrılık teknik ekipten geldi. Baş Antrenör...

Kapat